| ![]() | Gelişmiş Arama |
| | #1 | |||
| Administrator Üyelik tarihi: Feb 2009
Mesajlar: 62.423
Tecrübe Puanı: 500 ![]() |
Aynı fonksiyon ve yapı biçimini gösteren hücreler, hücreler arası madde ile bir araya gelip bütünleşerek dokuyu oluştururlar. İnsan vücudunda dört çeşit esas doku vardır: ■ Epitel doku ■ Bağ ve destek doku ■ Kas doku ■ Sinir doku Bu dokular, bütün organların yapı materyallerini oluştururlar. Belirli iş ve görevler ile değişik dokuların bir araya gelişi sonunda "organlar" oluşur. Herbir organı oluşturan doku, bu organın fonksiyonuna göre ve bu organa özgü olabildiği gibi, bir çok doku türlerini de beraberce taşıyabilirler. Birden fazla doku türünün birlikte yer almasına şu örnekler verilebilir : Kas lifleri, bağ dokusu, damarlar ve sinirler biraraya gelerek "kas doku"yu oluştururlar. Bez epiteli kanalcıkları, bağ doku, damarlar ve sinirlerin bir araya gelmeleri ile de "böbrek" oluşur. Dokular, özel görevlerdeki aşırı yüklenmelere (çalışmalara) hipertrofi (hypertrophie) ve/veya hiperplazi (hyperplasie) ile cevap verirler. Azalan faaliyetler ise atrofiye (atrophie) yol açar. Dokuların diğer bir özelliği de "rejenerasyon" dur. Bu sayede, herhangi bir nedenle doku kaybı ortaya çıktığında, yeni doku oluşumu ile bu kayıplar karşılanır. Örneğin, normal olarak yaşlanan ve fonksiyon dışı kalan hücreler, yeni yapılan hücreler ile dengelenir. Bu duruma "fizyolojik" rejenerasyon adı verilir. Ancak, şunu belirtmek gerekir ki, dokuların rejenerasyon yeteneği de farklı derecelerdedir. Ayrıca yaralanmalar sonucu iyileşen yara yerinde ortaya çıkan yeni doku, bağ dokusu olup, gözle görülebilen bir iz bırakır. Burada bir rejenerasyondan söz edilemez. "Dejenerasyon" ise dokunun bozulması, bir başka deyişle kendine has özelliğini kaybetmesidir. Bu duruma bağlı olarak kendine has özelliği olan hücreler görev yapamaz duruma düşerler. Yüklenmiş oldukları iş ve bu işin özelliğine göre, bazı organlar bir araya gelerek sistemleri oluştururlar. Sistemlerin oluşturulmasına şu örnekler verilebilir : Burun, gırtlak (larynx), trachea ve daha küçük hava yolları (bronchus ve bronchiolus), akciğerlerle birlikte "solunum sistemi"ni oluşturur. Kemikler, eklemler ve bağlar da beraberce "iskelet sistemini" (pasif hareket apereyini) oluşturur. 2.1. Epitel Doku Epitel doku (kısaca epitel), çok az bir ara madde ile hücrelerin bir araya gelmesi sonunda oluşur. Bu doku iç ve dış yüzeyleri örter ve aynı zamanda bütün salgı bezlerinin önemli fonksiyonel kısımlarını da meydana getirir (sinir dokusunda da hücreler arası madde çok azdır ve bu bakımdan sinir dokusunun da epitel kaynaklı olduğu ileri sürülmektedir). Epitel, kan damarlarından diffüzyon yolu ile beslenir (iç kulağın stria vascularis epiteli hariç). Sinir lifleri ise çok az miktarda epitel içine kadar ilerler. Fonksiyonel olarak düşünüldüğünde epitel şu şekilde ayrılabilir : ■ Örtü epiteli, ■ Bez epiteli, ■ Neuro-epitel (Duyu epiteli), ■ Myoepitel Halbuki, hücre tabakalarının sayısına ve üst yüzeydeki hücrelerin formlarına göre ele alınırsa, aşağıdaki şekilde bir sınıflama yapmak mümkündür : ■ Yassı epitel (tek sıralı ve çok sıralı= tek katlı ve çok katlı), ■ Kübik epitel ■ Prizmatik epitel (silindirik epitel) ■ Titrek tüylü epitel ■ Geçiş epiteli 2.1.1. Yassı Epitel Bulundukları yer ve fonksiyonlarına uygun olarak, tek katlı (sıralı) ve çok katlı (sıralı) olmak üzere ayrılırlar, Örneğin, akciğerlerin en son hava odacıkları ile, böbreklerin filtrasyon boşluklarında tek katlı yassı epitel türüne rastlanır. Aynı şekilde linfa ve kan damarlarının endoteli de tek katlı yassı epitelden meydana gelmiştir. Buna karşılık; ağız boşluğu, yutak ve yemek borusu yapısında çok katlı yassı epitel yer almıştır. 2.1.2. Kübik Epitel Bu yapının hücreleri, kaldırım taşları gibi yüksek ve geniş bir oluşum gösterirler. Bunlar da yine kendi içinde tek katlı kübik epitel (birçok salgı bezi yapısında rastlanır) ve çok katlı kübik epitel (bunlar insanda sadece ter bezlerinin açılma kanalları duvarlarında görülür) olmak üzere ayrılırlar. 2.1.3. Prizmatik Epitel Bu epitel türü zaman zaman "Silindirik epitel" olarak da belirtilir. Tek katlı prizmatik epitel mide ve barsakda, uterusda ve bazı diğer organlarda görülür. Çok katlı epitel türü ise, büyük bezlerin açılma kanallarında (tükrük bezleri ve gözyaşı bezinin kanalları gibi) görülebilir. 2.1.4. Titrek Tüylü Epitel Hücrelerin serbest üst yüzlerinde ince ve hassas tüyler bulunur. Bu yapının tek katlı çeşiti tuba ve küçük bronşlarda, çok katlı olanı da burunda ve büyük hava yollarında görülür. 2.1.5. Geçiş Epiteli Yassı epitele benzer görünümde ve çok katlı yapısal özelliktedir. Bu tür epitel yapıya idrar kesesi ve idrar yollarında rastlanabilir. Boş durumdaki idrar kesesinde çok katlı epitel yapısı tarzını ortaya koyarken, dolu kesede basık bir durum gösterirler. Bu türde yüzeysel hücreler büyük olup, yer yer iki hücre çekirdeği ihtiva ederler. Epitel yapının çok değişik ve önemli fonksiyonları vardır. Özet olarak bu fonksiyonlar aşağıdaki başlıklar altında toplanabilir. Koruma görevi : Vücudun dış yüzeyini ve vücut içindeki boşlukların yüzeyini örterek (döşeyerek) görevini yerine getirir. Derinin epidermisi gibi. Sekresyon görevi : Vücut için gerekli ve faydalı sekresyonu yapan salgı bezleri, epitel hücrelerin veya epitelial organların biraraya gelmesi ile oluşur. Salgı bezleri iç ve dış olmak üzere ikiye ayrılırlar. Canlı organizma için fevkalade önemi olan "hormanlar" iç salgı bezi ürünüdürler ve doğrudan dolaşım sistemine verilirler. Resorpsiyon görevi : Barsakta görülen çıkıntıların (villus) epiteli buna güzel bir örnektir. Vücut için faydalı gıdaların buradan emilime tabi tutulması, yapıların önemini ortaya koyar. Uyarı alabilme görevi : Duyu epitelindeki duyu hücreleri buna güzel bir örnektir. Bu tür fonksiyonel oluşum, en güzel örneği ile gözün yapısında ortaya çıkar. Buradaki hücreler görme duyusu ile görevlidirler. 2.2. Bağ ve Destek Doku Bağ ve destek doku vücutta çok yaygın olarak bulunur. Bu yapı, doku ve organların içinde ve organların arasındaki boşluklarda yer bulur. Vücudun bütünü içinde son derece önemli bir yer tutar. Bağ dokusu, kendi içerisinde pek çok açıdan sınıflandırılabilir. Örneğin, hücreler arası maddeye göre "şekilsiz" bağ ve destek dokusu veya "şekilli" bağ ve destek dokusu olarak iki esas gruba ayrılabilir. Bağ dokusu, vücuttaki dokuları organlara, organları da sistemlere ulaştıran bağlayıcı bir yapı olarak tarif edilebilir. Destek dokuda, ya destek (payanda) olma veya metabolizma fonksiyonu ön plandadır. Bu duruma göre eğer destek fonksiyonu ön planda ise, metabolizma fonksiyonu azalmıştır. Veya belirtilen durumun tamamen tersi de olabilir. Destek doku da, kendi içersinde değişik tiplere ayrılır. Kemikler ve kıkırdaklar destek dokuyu oluştururlar. 2.2.1. Kemikler Kemikler pasif hareket organlarının en önemli kısımlarını meydana getirirler. Vücudun değişik yerlerinde, değişik yapı ve durumlarda biraraya gelen kemikler, bir yandan vücudun iskeletini oluştururken, öte yandan beyin, omurilik, bazı duyu organları ve iç organlarını koruycu görevler de yüklenmişlerdir. Belirli tarzlarda ve durumlarda biraraya gelen kemikler eklemleri meydana getirerek, vücudun hareketini sağlarlar. 2.2.2. Kemik Yapı Bağ dokusu hücreleri özel fonksiyonel şekil kazanarak kemik hücrelerini meydana getirirler. Bunlara "kemik yapıcı" hücreler (osteoblast) adı verilir. Kemiğin esas yapısı, organik ve anorganik elemanlardan oluşur. Yetişkinlerde kemik ana maddesinin 2/3 kadarı mineral tuzlardan, 1/3 kadarı ise organik esas maddeden (ossein) meydana gelir. Taze kemikte, sözü edilebilir bir bükülme özelliği görülür ki, bu durum kemik esas (ara) maddesi içindeki bağ dokusu lifleri sayesinde sağlanır. Bir kemikte organik kısmın yanması ile geriye mineral çatı kalır. Bu durumda kemiğin elastikiyeti ortadan kalkar ve çabuk kırılır. Buna karşılık, asit ile muamele edilen bir kemikte mineral tuzlar ortadan kalkar ve geriye sadece organik kısım kalır. Bu durumdaki kemikte kırılma görülmez. Fakat son derecede küçük kuvvetler ile eğilme ve elastikiyet gösterir. Bu bakımdan kemiklerin fonksiyonel yapıları için, belirli oranlarda olmak üzere, gerek organik ve gerekse anorganik yapı taşlarının kemik yapısı içinde yerlerini almaları şarttır. Vücuttaki kalsiyumun %99'u kemiklerde kalsiyum tuzları şeklinde depo edilmiş olarak bulunur. Kalsiyum tuzları röntgen ışınları için geçirgen değildir ve bu bakımdan röntgenografik tetkik ve teşhislerde hekimler için önemli bir fonksiyon görürler. 2.2.3. Kemik Şekli Vücuttaki kemikler şekillerine göre kısa, uzun ve yassı olmak üzere ayrılırlar. Kürek kemiği (scapula) yassı kemiklere, el ve ayak kemikleri kısa kemiklere örnek olarak verilebilir. Uzun kemikler ise, boru şeklinde, içleri boşluklu olarak tarif edilirler. Kol kemiği (humerus) ve uyluk kemiği femur) bunlar için en tipik örneklerdir. Makroskopik olarak kemikler iki ana kısımdan oluşurlar. Kemiklerin yüzey kısımları sağlam yapı gösteren kompakt bir tabaka ile sarılmıştır. Bu kompakt yapılar arasında özellikle kemiğin orta kısımlarında ise, gözenekli ve daha zayıf oluşmuş spongiöz (süngerimsi) bölüm yer alır. Bir diğer tarif ile, kompakt yapı, kemiklerde sanki bir kabuk oluşturur. Uzun kemiklerin uçlarında (epiphys) yer bulan gevşek yapı içerisinde ise, özel şekillenmeler görülür. Bu yapılaşmalar fonksiyonel bakımdan çok önemlidir. Küçük gözenekleri birbirlerinden ayıran kemik bölmeler, bu bölgeye intikal eden basınç ve çekme kuvvetlerine göre düzenlenmişlerdir. Aynı zamanda, kemiği oluşturan ağır maddenin büyük kısmı da kullanılmadığından, kemik ağırlığında azalma elde edilmiş olur. Bir başka deyişle kemikte hafiflik sağlanır. Bütün kemikler dıştan ince bir bağ dokusu örtüsü (periost) ile örtülmüşlerdir. Bu örtü, gerek kemiğin ve gerekse kemik iliğinin beslenmesinde önemli görevler yüklenmiştir. Özellikle kemik kırıklarında yeniden iyileşmede çok büyük bir önemi vardır. Kemikler ile ilgili olmak üzere aşağıdaki kısa bilgiler verilebilir : ■ Uzun süren *****ik etkiler (basınçlar) ile bir kemik, ilgili yerde tamamen bozulmaya uğrayabilir. ■ Uzun zaman fonksiyon görmeyen uzuvların kemik yapısında trabeküllerin incel mesi ile, kemikde önemli oranda zayıflık ortaya çıkabilir (kemik atrofisi). ■ Vücuttaki kalsiyum miktarındaki bozukluk sonucu, bir kemiğin *****ik dayanıklığı ileri derecede azalır (osteoporoz). Bu duruma daha ziyade ileriki yaşlarda rastlanır. ■ Kemik kırıklarına "fraktür" adı verilir. Kırık iyileşmesi "callus" oluşumu ile sağlanır. 2.2.4. Kıkırdaklar Basınca karşı koyabilen ve basınç ile şekillerini değiştirdikleri halde, tekrar eski formlarını kazanabilen, elastiki yapılardır. Bıçak ile rahatlıkla kesilebilirler. Karakteristik olarak görülen kıkırdak hücreleri ve kuvvetli gelişmiş hücreler arası elemanlar ile yapısal özellik kazanmışlardır. Kıkırdak hücreleri yuvarlak ve büyük hücrelerdir. Çok defa iki hücre ileri derecede yakın olmak üzere birbirlerinin yanında ve kendilerine ait boşluklarda bulunurlar. Eklem yüzeylerini örten ve eklem aralarında yer bulan kıkırdak yapı; yürüme, sıçrama ve sürtünme sırasında önemli görevler yüklenir. Vücudun değişik yerlerinde çeşitli görevler ile yer bulurlar. Hareketli eklemlerde, fonksiyonel yüzeyleri döşeyen örtüler halinde bulundukları gibi, solunum yollarında, burun ve kulağın yapısında ve kaburgaların bir bölümünde de kıkırdak yapıya rastlanır. Kıkırdak; hyalin, elastik ve fibröz olmak üzere üç esas yapıda farklılaşmış olarak canlı organizmada yer bulur. Eklem yüzlerini döşeyen ve kaburgalarda bulunan kıkırdak yapı hyalin özelliktedir. Aynı şekilde, solunum yollarında da hyalin kıkırdak yapıda elemanlar bulunur. *****ik etkileri taşıyan yerlerde ise elastik kıkırdak yapıya rastlanır. Örneğin, epiglottis ve dış kulakta bu tür yapı görülür. Birbirlerine oldukça sık uzanan liflerin hakim olduğu, büyük aralıklarda (boşluklarda) birkaç kondrositin yer aldığı kıkırdak türü ise fibröz kıkırdak adı ile tarif edilir. Bu kıkırdak omurlar arasında bulunan discus vertebralislerde, diz eklemi meniscusunda ve çene eklemi discusunda görülebilir. Kıkırdaklar perikondrium adı verilen bir örtü ile çevrilmişlerdir. Kıkırdak ana yapısı; oksijen, asit karbonik, glikoz, su ve diğer küçük moleküllü maddeler için geçirgendir. 2.3. Kas Dokusu Bu yapı, kasılma özelliğini taşıyan kas fibrillerinden (myofibril) meydana gelmiştir. Kas dokusu "myoglobin" ihtiva ettiği için kırmızı renkte görülür. Fonksiyonel olarak kas hücreleri kasılma (kısalma) ve uzama (gerilme) özelliğine de sahiptirler. Aktif olarak fonksiyon gösterdikleri, bir başka deyişle kasıldıkları için, hareket apereyinin aktif elemanları olarak tarif edilirler. Nitekim içi boşluklu organların küçülmeleri de bu şekilde mümkün olur. Kas dokusu morfolojik ve fonksiyonel olarak düşünüldüğünde aşağıdaki gibi iki esas gruba ayrılır : ■ Düz kaslar ■ Çizgili kaslar Çizgili kaslarda kendi aralarında ikiye ayrılır. ■ İskelet kası ■ Kalp kası Bazı ekollerde kalp kası doğrudan üçüncü bir kas türü olarak kabul edilir. Düz kaslar ile çizgili kaslar arasında bazı farklılıklar göze çarpar. Örneğin, düz kaslar otonom sinir sistemi, çizgili kaslar ise somatik sinir sistemi tarafından innerve edilirler. Ayrıca, düz kasların fonksiyonları irade dışı gerçekleşir ve kasılmaları uzun zaman devam eder. Buna karşılık çizgili kaslar irade dahilinde fonksiyon gösterirler ve süratle kasılırlar. Çizgili yapıda olmasına rağmen kalp kasıda otonom sinir sistemi tarfından uyarılır ve otonom olarak çalışır. 2.3.1. Düz Kaslar Bu kas dokusu özellikle damarların ve boşluklu organların duvarlarında tabakalar meydana getirir. Yavaş, ritmik, irade dışı ve otonom olarak çalışırlar. Kas kontraksiyonu ile peristaltik hareketler ortaya çıkar. Bazı kimyasal maddeler ile otonom sistem uyarılabilir ve buna göre düz kas fonksiyonlarıda değişir (asetilkolin ile parasimpatik ve adrenalin ile de simpatik sistem). Fonksiyon sırasında, düz kaslar büyük bir enerji harcamadan tonus (kasılma) durumlarını muhafaza edebilirler. Örneğin; idrar kesesi, uterus ve damar duvarı gibi. Düz kas lifleri ortalama olarak 15-40 mikron büyüklüğündedir. Fakat bu boyutlar daha da büyüyebilir. Örneğin, hamile bir kadının uterus duvarındaki kas hücreleri 500 mikron kadar olabilirler. 2.3.2. Çizgili kaslar İskelet Kası : Hareket sistemi içerisinde fonksiyon yüklenmiş olan kaslar "çizgili kas" yapısındadır. Kaslar genellikle iskeletin bir yerinden başlayıp, diğer bir yerine tutunarak sonlandıkları için bu adla tarif edilmişlerdir. Ancak, iskelet kaslarına, baş ve boyun organlarında da rastlandığını belirtmek gerekir. Örneğin; dil, pharynx ve larynx'in yapısında ve oesophagus'un üst kısımlarında çizgili kas vardır. Bunların iskelet yapı ile hiçbir ilişkisi yoktur. İskelet kasının temel fonksiyonel elemanı kas lifleridir. Bunların kasılması ile hareket meydana gelir. Kas lifleri, kollagen ve elastik liflerden oluşmuş bir örtü ile dışarıdan bir manşon gibi sarılmışlardır. Böylece kas demetleri ve kas grupları meydana gelir. Vücut ağırlığının yaklaşık olarak %40'ı iskelet kasları tarafından meydana getirilir. İskelet kaslarının lif uzunlukları 15 cm'e kadar ulaşabilir. Lif kalınlığıda 10-100 mikron arasındadır. Bir kas, ardı ardına uyarıldığında, kasta yorulma ortaya çıkar ve kontraksiyonu azalır. Bu yorulma olayı, kas yapıda ortaya çıkan süt asitinin artması ile görülür. Kas yorulmalarına karşı, sıcak banyo ve masaj ile, kan ve linfa sirkülasyonunun iyi bir şekilde sağlanması şarttır. Sportif hareketler (antremanlar) ile kaslar geliştirilebilir. Sinir harabiyetine bağlı olarak veya kasların az çalışmaları ile kas yapıda bir küçülme meydana geldiğinde "atrofi" den söz edilir. 1 mm3'lük küçük bir kas dokusunda yaklaşık olarak 200 çizgili kas lifi ve 700 kadar kapiller bulunur. Dinlenme halinde bu kanalcıkların pek çoğu açık durumdadır. Böylece kas dokusu, ihtiyacı olan kanı rahatlıkla almış olur. Kas dokusu içinde bulunan süt asiti, kapillerin genişlemesine yol açar. İskelet kaslarının büyük bir bölümü kiriş yapılar aracılığı ile kemikler üzerine tutunurlar. Ancak, yüzde bulunan bazı kaslar (mimik kaslar) doğrudan kemik yapı ile bağlantı kurarlar. Kiriş yapıların fonksiyonel önemi çok fazladır. Kasın kontraksiyonu ile ortaya çıkan kuvvetlerin azami miktarda ve doğrudan ilgili kemik yapıya aktarılmasında kiriş yapılar önemli rol oynarlar. Ayrıca bir eklemde, değişik eksenlere göre tesir eden kasların fonksiyonları (eklem ekseni ve hareketin yönü bakımından) ve kuvvetlerin aktarılması ile ilgili olmak üzere kas kirişleri yer yer özel bir yapı ve morfolojik bir karakter de kazanmışlardır. Uzun kasların etrafını bir manşon gibi çeviren apenevrotik kılıfları hatırlamak yerinde olur. Kasların üzerlerini örten yapılar bazen daha zayıf bir karakter gösterirler. Bunlara fasia (fasciae) adı verilir. Bu tür fasia örtüleri daha çok aynı fonksiyonu yerine getiren kasları bir araya toplar. Böylece bir bakıma kas grupları da fonksiyonel olarak ayrılmış olurlar. Bazen, yassılaşan ve genişleyen apenevrotik yapı, vücutta oldukça sağlam bir koruyucu duvar görevini yüklenir. Buna en güzel örnek, bel ve sırt bölgesinde yer alan, geniş ve yaygın yapıdır (fasciae thoracolumbalis). Kalp Kası : Düz ve çizgili kasın özelliklerini beraberce gösterir. Fakat, çizgili kas özelliği göstermesine karşılık, bu kas yapısından oldukça açık farklılıklarıda vardır. İnce (histolojik) yapısına girmeden, kalp kasının özellikleri, şu şekilde özetlenebilir : ■ Kalp kası hücreleri herhangi bir özellik göstermeden dallanırlar ve büyüklükleri yaklaşık olarak 100 mikron kadardır. ■ Kalp kası hücreleri birbirleri ardına bağlanmış sonlanmalar halindedir. Böylece kalbin bütün kas hücreleri, ortak bir ağ oluştururlar. ■ Kas hücrelerinin birbirlerine eklenme yerlerinde "disci intercalares" adı verilen yapılar meydana gelmiştir. ■ Kalp kası devamlı çalışma özelliğine sahiptir. Sıkı oluşmuş bir kapiller ağ aracılığı ile kan beslenmesi eksizsiz sağlanır. ■ Çizgili kas yapısında olmasına rağmen, otonom sistem tarafından uyarılır. ■ Kalp kasında rejenerasyon meydana gelmez. Ancak, kalp kasında büyüme (hypertrophie) ortaya çıkabilir. ■ Kalp kasının, otonom sinir sistemi dışında, kendisine ait olan ve elemanları kalbin duvar yapısı içinde bulunan bir sinirsel uyarı düzeni daha vardır. Bu sistemin düzenli olarak çalışması ve bölümler arasında ileti koordinasyonu sağlaması, kalbin normal fonksiyonu için son derecede önemlidir. 2.4. Sinir Dokusu Canlı organizmada uyarıların alınması, duruma göre değiştirilmesi ve iletilmesi sinir sistemi tarafından sağlanır. Bu durumda canlı, çevreye hem uyum sağlayabilir ve hem de iç organların karşılıklı düzen içinde çalışmaları sağlanır. Böyle önemli bir görevi yüklenmiş bulunan sinir sistemi (santral ve periferik) tamamlayıcı elemanları ile birlikte, "sinir dokusu" tarafından meydana getirilir. Embryolojik olarak ektodermden gelişen sinir dokusu, diğer dokulara göre hücre bakımından daha zengin bir yapı gösterir. Sinir dokusu; aşağıdaki komponentlerin bir araya gelişleri ile ortaya çıkar. Bu komponentler şunlardır : ■ Sinir hücresi (neuron) ■ Sinir hücresi uzantıları (dendrit ve axson=neurit) ■ Destek hücreleri (neuroglia=glia) Yukardaki bu elemanlar arasında, besleyici kan damarlarının varlığı da unutulmamalıdır. 2.4.1. Sinir Hücresi (Neuron) Sinir hücreleri, omurilik ve beyindeki gri cevherde önemli bir yer tutarlar. Ayrıca, vücudun değişik yerlerinde düğümler halinde bir araya gelmiş olarak da bulunurlar. Bunlara "ganglion" adı verilir. Sadece beyin kabuğunda (cortex) 14 milyar civarında sinir hücresinin bulunduğu araştırıcılar tarafından belirtilmektedir. Sinir hücrelerinin büyüklükleri de değişiktir. En küçük hücreler, beyincik (cerebellum) kabuğunda bulunan ve yaklaşık olarak boyları 4 mikron olan sinir hücreleridir. Bu hücrelerin en büyükleri ise, çapları 130 mikron kadar olan ve beyindeki kortikal motor merkezlerde yer alan hücrelerdir (Betz'in piramidal dev hücreleri). Sinir hücreleri hiçbir zaman bölünerek yenilenmezler. Bu önemli bir özelliktir. Bu bakımdan, harabiyete uğrayan bir sinir dokusunda yeniden oluşum sağlanamaz. Herbir sinir hücresi, en azından bir uzantı ihtiva eder. Sinir hücreleri tarafından alınan uyarılar, bu uzantılar üzerinden iletilir. Uzantılara "nörit" (neurit), nöritlerin hücreden ayrıldıkları yere de "pol" adı verilir. Sinir hücreleri, ihtiva ettikleri uzantı sayısına göre ayırımlanabilirler. Bu ayırılımlanmaya aşağıdaki örnekler verilebilir. ■ Bir uzantılı (unipolar) sinir hücrelerine gözün retinasında rastlanır. Bunların sadece aksonları vardır, dentritleri yoktur. ■ İki uzantılı (bipolar) sinir hücreleri bazı ganglionlarda bulunurlar (kulağın ganglion spirale'sinde). Aksonları dışında, birde dentritleri vardır. ■ Omurilik (medulla spinalis) önboynuz (cornu anterior) hücreleri ise çok uzantılı (multipolar) yapı gösterirler. ■ Pseudounipolar sinir hücreleri ise; spinal ganglionlarda bulunurlar. Çok uzantılı sinir hücreleri çok değişik formda olabilirler. Uzantılar, sanki bir ağaç dallanması gibi bir görünüm ortaya koyarlar. Kısadırlar ve hücre yakınında bulunurlar. Bunlara "dentrit" adı verilir. Buna karşılık, birbirlerine paralel olmak üzere biraraya gelmiş, uzun sinir liflerinin oluşturduğu yapılara ise "axon" (akson) denir. Kendisi bir sinir hücresi olmamasına karşılık, uyarılabilen ve bu uyarılma sonucu hormonal salgı yapan bez hücrelerini burada önemle belirtmek gerekir. Buna örnek olarak, diencephalon da bulunan ve sekresyon yapan hücreler verilebilir. 2.4.2. Sinir Hücresi Uzantısı (Neurit=Akson) Herbir sinir hücresi sadece bir "axon" (akson) ihtiva eder. Bu uzantının görevi öncelikle uyarıları iletmektir. Değişik uzunluktadırlar ve uzunlukları yaklaşık olarak 1 metreyi bulanları da vardır. Akson, dışarıdan bir örtü ile kuşatılmıştır ve kendisini saran örtü ile birlikte "sinir lifi" olarak tarif edilir. Yetişkin insanlarda bütün sinir aksonları, miyelinli bir örtü ile çepeçevre kuşatılmıştır. Bu örtü belirli aralıklar ile düğüm şeklinde boğumlar meydana getirir. Bunlara "Ranvier boğumları" adı verilir. Sadece bu boğumlardan madde diffüzyonu yapılır ve böylece aksonun beslenmesi sağlanır. Myelin örtü, dışarıdan ikinci bir kılıf ile tekrar kuşatılmıştır. Bu ikinci örtüye "Schwann kılıfı" adı verilmiştir. Beyin ve omurilikte bulunan sinir aksonları, en dıştaki Schwann kılıflarını kaybederler ve sadece miyelin örtüsü ile kalırlar. Böylece; miyelin kılıfının beyazlığından dolayı, beyin ve omurilikteki bu bölgeler, açık renkte görülürler. 2.4.3. Destek Hücreleri (Neuroglia=Glia) Bu hücreler, sinir dokusunun destek ve beslenme hücreleridir. Destek hücreleri de kendi aralarında aşağıdaki şekilde ayrılırlar : ■ Büyük hücreler (makroglia) ■ Küçük hücreler (mikroglia) Burada sözü edilen büyük hücreler, glianın esas yapısını oluştururlar. Glia hücreleri, sinir hücreleri arasındaki boşlukları doldururlar. Öteyandan; bazen glia hücresi, aynen sinir sisteminin bölümlenmesine uygun olarak, "santral glia" ve "perifer glia" şeklinde bir ayırım ile de tarif edilir. Glianın görevleri kısaca aşağıdaki gibi belirtilebilir : ■ Sinir hücrelerini beslenmelerini sağlarlar. ■ Santral sinir sistemindeki transport olayında yer alırlar. ■ İzolasyon ve mukavemete (savunma) hizmet ederler. ■ Sinir dokusunun yaralanmalarından sonra prolifere olurlar. | |||
| | |
![]() |
| Etiket |
| Yok |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Konu Araçları | |
| Stil | |